17 Şubat 2015 Salı

ATATÜRK HAİN MİYDİ?

ATATÜRK HAİN MİYDİ?

(İyi niyetli olup da art niyetli neşriyatın etkisinde kalan ve Atatürk hakkında yanlış hükme varan insanlarımız lütfen bu yazıyı dikkatlice okusunlar. Hatta sadece okumakla kalmasınlar ve herkese de okutsunlar İnşallah.)



“Osmanlı - Türkiye Mukayesesi” kavramı üzerinden çirkin oyunlar oynanıyor.
Osmanlı düşmanları Vahdettin Han’a;  Türkiye düşmanları da Atatürk’e saldırarak Türkiye düşmanlığı yapıyorlar.

Osmanlı düşmanlarının iddiaları şunlar:

“Vahdettin vatan hainiydi. Türk Milletini sattı. 9.Ordu Müfettişi olarak önce tayin ettiği Atatürk’ü sonra görevden azlederek hatta hakkında idam kararı vererek Türk Milletine ve bağımsızlık mücadelesine ihanet etti. İngiliz gemisine binip kaçtı” diyorlar.

Türkiye düşmanlarının iddiaları ise şunlar:

“Atatürk vatan hainiydi. Vahdettin’i satışa getirdi. Padişahlığı kurtaracakmış gibi önce Vahdettin’in kendisini görevlendirmesi sırasında ona tabi oldu. Görevi alıp, Anadolu’ya geçip, taraftar toplayınca da Vahdettin’i tanımadı, isyan etti. Hatta payitahtın emrinden çıkıp İngiliz’in emrine girdi. Hem Osmanlıya hem de Türk Milleti’ne ihanet etti. Kurtuluş Savaşı hiç yapılmadı. İngilizler savaş yapmadan çekip gitti. Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürk’e kurdurdular, saltanatı kaldırttılar, Hilafeti kaldırttılar, bununla kalsa iyi Kuran kanunlarını yok sayıp yerine batı kanunlarını ikame edip Laikliği getirdiler.” Diyorlar. 

Daha ileri giden şerefsizler de var:

Atatürk’ün kişilik haklarına saldıranlar. Filistin’deki Orduyu savaşmadan çekip Filistin’i İngiliz’e savaşmadan bağışladığını iddia eden de. O kendini bilir. Şerefsizin önde gideni bir PKK’lıdır.

Aşağıda detaylı yazacağız ama sadece bu iddianın cevabını burada verelim. Filistin’deki Osmanlı Birliği on bin kişiden oluşuyordu. Sekiz bin tanesi şehid olmuştu. Atatürk kalan iki bin askeri geri çekti. (Bre şerefsiz! O sekiz bin asker savaşmadan mı şehit oldu?)

Atatürk düşmanları Vahdettin Han’ı yükseltirken, Vahdettin düşmanları Atatürk’ü yükseltiyorlar. Amaçları birini yükseltmek değil ikisini de alçaltmak. 

Aslında bunların tamamı TÜRKİYE ve TÜRK MİLLETİ DÜŞMANIDIR. 

Zamana ve duruma göre bir Atatürk dostu Vahdettin düşmanı oluyorlar; bir Vahdettin dostu, Atatürk düşmanı oluyorlar. Yüz yıl önce Vahdettin düşmanı, Atatürk dostuydular. Şimdi ise Vahdettin dostu Atatürk düşmanı oldular.

Peki yüz yıl önce İngilizler kime dost kime düşmandılar? Şimdi kime dost kime düşmanlar?

Evet yüz yıl önce İngilizler de Vahdettin düşmanı Atatürk dostu idiler. Şimdi ise Vahdettin dostu Atatürk düşmanı oluverdiler.

(O zaman Osmanlının öyle yıkılması gerekiyordu, şimdi ise Türkiye’nin böyle yıkılması gerekiyor.)

NE ATATÜRK NE DE VAHDETTİN KESİNLİKLE HAİN DEĞİLDİ.


(Hem de en iyisi)


TAM TERSİNE VAHDETTİN BÜYÜK BİR DEVLET ADAMI, ATATÜRK DE OSMANLININ YETİŞTİRDİĞİ EN BÜYÜK KOMUTANDI. VE BURAYA DİKKAT VAHDETTİN HANA GÖRE ATATÜRK TÜRK MİLLETİ’NİN TEK UMUDUYDU. DOĞRU OLDUĞU DA İSPAT EDİLDİ.

İŞTE İSPATI:

Vahdettin Han’a saldıranlara cevaplar:

Vahdettin Han bir yıl sonra kendisini satışa getirecek Atatürk’ü yeni mi tanımış ki 9.Ordu Müfettişi olarak onu görevlendirmiş? Osmanlı Ordusunda başka paşa mı yoktu? Neden Atatürk?

Çünkü Vahdettin Han Atatürk’ü çok eskilerden tanıyordu. Gençliğinde Avusturya’ya birlikte gitmişlerdi. Yol arkadaşıydı. Atatürk, Osmanlı Subayları içinde Vahdettin Han’ın en sevdiği ve en güvendiği, en yakın subay arkadaşıydı. Vahdettin Han, Atatürk’ün Osmanlının en zeki, en başarılı subayı olduğunu gayet iyi biliyordu. Vahdettin bir yıl sonra kendisini satışa getirecek bir subayı 9.Ordu Müfettişi atayacak kadar APTAL DEĞİLDİ. Gerçek aptal Vahdettin Hanın aptal olduğunu düşünenlerdir. İngilizler de böyle düşünmüşlerdi.  

Vahdettin Türk Milleti’ni sattı mı? İngiliz gemisine binip kaçtı mı?

Vahdettin, Türk Milleti’ni İngilizlere sattıysa karşılığında da bir şey almış olmalı. Ne almış? İngiliz gemisine binip giderken Osmanlı Sarayından ne götürmüş? En azından likit, para, altın, mücevher götürmesi lazım değil mi?

Gerçek şu ki Vahdettin Han Türk Milleti’ni asla satmamıştır. Bu cennet vatanı Atatürk’e emanet ederek saltanatın kaldırılabilmesi ve Cumhuriyetin kurulabilmesi için bu aziz Milletin geleceği için kendisini feda etmiştir. Esir olarak gitmiştir. Hiçbir şey çalmamış, götürmemiş, hatta şahsi varlıklarını bile bırakıp gitmiş; gittiği yerde fakir, fukara olarak yaşamış ve cenazesi bile ortada kalmıştır. Şam Valisi cenaze masraflarını karşılamış ve Şam’a defnedilmiştir. Bu mu vatan haini?

Vatan haini öyle olmaz şöyle olur: 

Giderken nesi var nesi yoksa alır; üstüne hazinenin altınlarını da katar ve doğrudan HAVAİ’ye kaçar. İngiliz gemisiyle de gitmez, İngilizler gelmeden kaçar. Aksini düşünen aptaldır.
Vahdettin bahsini kısa keselim, konu uzun.

Ancak yukarıda çok kritik bir cümleye yer verdik açmak zorundayız:

Osmanlı Padişahları birçok kez Cumhuriyete geçmek istediler. Ama Arapların durumundan dolayı hep vazgeçmek zorunda kaldılar. (İngilizlerle iki yüz yıldan beri metres hayatı yaşıyorlardı)

2.Mahmut Han, Abdülhamid Han Cumhuriyet için çok istekli oldular ama İngilizlerin bunu Osmanlı aleyhine kullanmaları nedeniyle yapamadılar. 1.Dünya Savaşında Araplar ayrılınca da CUMHURİYET ZORUNLU OLDU. VE BİR FIRSAT OLARAK VAHDETTİN’İN ÖNÜNE GELDİ.

ATATÜRK DE DAHA KURMAYLIK DÖNEMLERİNDE CUMHURİYETÇİ BİRİ OLARAK BİLİNİYORDU. VAHDETTİN HAN ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİ OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİYORDU. BU SIR DEĞİLDİ HERKES BİLİYORDU. 

VAHDETTİN HAN ATATÜRK’Ü ANADOLU'YA GÖNDERİRKEN, CUMHURİYET KURACAĞINI DA ÇOK İYİ BİLİYORDU VE KENDİSİ DE BUNU ÇOK İSTİYORDU. 
VE BU KONUDA TEK GÜVENDİĞİ KİŞİ DE ATATÜRK’TÜ. BAŞKALARI PADİŞAH DA OLABİLİRDİ DEĞİL Mİ?  ATATÜRK BU GÜVENE LAYIK OLDUĞUNU DA İSPAT ETTİ. BU KONU BU KADAR YETER.

GELELİM ATATÜRK DÜŞMANLARINA:

Atatürk, Vahdettin’e ihanet etmişse Anadolu’daki tek paşa Atatürk müydü? Diğer Paşalar İstanbul ile Padişah ile haberleşmiyorlar mıydı ki koşarak Atatürk’ün emrine girdiler?

Kazım Karabekir Paşa’nın İstiklal Harbinin Esasları isimli kitabını okumadan o kitabı okuyup da Atatürk aleyhine kullanan bazı şerefsizlerin kulaktan dolma sözlerine itibar edenler bizzat kendileri okusunlar. Kazım Karabekir Paşanın Atatürk’ü hainlikle suçlayan ya da ima eden tek bir kelimesi var mıdır? Yoktur. Sadece bir komutan olarak bazı konularda kendi açılımlarını da eklemiştir. Olay budur.

Anadolu’daki tüm Osmanlı Komutanları Atatürk’ün emrine Vahdettin’e düşman oldukları için değil hem Vahdettin’in emriyle hem de Atatürk’ü bildikleri ve çok sevdikleri için girmişlerdir.

Hangi komutan 1919- 1923 döneminde Atatürk’e karşı çıkmıştır? Hiç biri. Hepsi olayın farkındaydı. Ancak sayıları çok az ve konu sır olduğu için açıklanmamıştı. Spekülatif dedikodularla Atatürk düşmanlığı da bu yüzden gelişti. Biri çıkıp da o komutanların her şeyi açıklayıverseydi herkes Atatürkçü olacaktı. O başka.



Ölünceye kadar Vahdettin de Atatürk de birbirlerinin aleyhine konuşmadılar. Belki işin sırrı gereği o zaman Vahdettin Hanın aleyhine konuşulması gerekiyorduysa da yine ölçüde kusur edilmemiştir. Bu konuda esas kriter Vahdettin Hanın sözleridir ki Atatürk’ün aleyhine tek sözü yoktur. Kriterdir çünkü Vahdettin Han Atatürk’ü övmek zorunda değildi. Belki Vahdettin kötülenmek zorundaydı ama Vahdettin Han için durum farklıydı. 

Atatürk’ün hain olduğuna inansa kesinlikle Atatürk aleyhine sözleri, makaleleri, açıklanacak yazıları olurdu. YOKTUR. BULAMAZLAR. ÇÜNKÜ VAHDETTİN ATATÜRK’Ü BİZDEN BİLE ÇOK SEVİYORDU. ÇÜNKÜ BİZDEN ÇOK İYİ TANIYORDU.

KURTULUŞ SAVAŞI HİÇ YAPILMADI MI?

İngilizler İstanbul’a Mondros Ateşkes Anlaşması ile savaş yapmadan girdiler. Lozan Antlaşması ile de savaş yapmadan çıkıp gittiler. Mondros Damat Ferit’in imzaladığı teslim anlaşmasıydı.
Lozan Antlaşması ise şu şartlarda yapıldı:

Evet İngilizler saltanatın, hilafetin, Kuran kanunlarının kaldırılmasını, Cumhuriyete geçilmesini, laiklik getirilmesini istiyorlardı. Yeni kurulan Cumhuriyetin batıya düşman bir tehdit değil batı normlarında batı dostu, batılı bir ülke olmasını istiyorlardı.

Sadece bunları isteseler iyiydi çünkü bunların bir kısmını Osmanlı Padişahları da istemiş ama yapamamışlardı. Başka neler istiyorlardı?

Üniformalı askerlerini çekip üniformasız askerlerini yerleştirmek bu cennet vatan sanki Türkler tarafından yönetilen Milli bir devletmiş gibi göstererek Türk Milletini kandırmak ve tıpkı eski sömürgeleri gibi yüzyıllar boyunca sömürmek istiyorlardı.

PEKİ BİZİM ELİMİZDE NE VARDI?

Osmanlı Devleti olarak Afrika’daki Ortadoğu’daki tüm topraklarımızı kaybetmiştik. Üstelik bunu da İngilizler ordularımızı yenerek değil Arapları ayaklandırarak başarmışlardı. Araplar bize ihanet etmişlerdi.(Bugün de aynı durum Kürtler için söz konusu, İnşallah İsrail’in oyununa gelmezler)

Arap Yarımadası, Irak, Suriye gitmişti. Yetmedi doğuyu Ermenilere, batıyı da Yunanlılara vermek istiyorlardı. Doğuda Ermeniler İngiliz ve Fransız silahları ile köylerimizde Türk, Kürt vatandaşlarımızı katlediyorlardı. İzmir’e Yunanı çıkarmışlar, Ankara’ya kadar gelmişlerdi.

Türk Milleti kırılmıştı, savaşacak ordumuz yoktu. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan oluşan on milyonluk mazlum, gazi bir millet.



Savaşacak Osmanlı Ordusu kalmadığından masada, ordusu olan İngiliz ve Fransız konuşacaktı. İngilizler yukarıdaki tüm isteklerine ilaveten Yunanlıların batıda alan hakimiyeti kurmasını istiyorlardı. Fransızlar da doğuda Ermeniler için aynı şeyi istiyorlardı. Aslında İngiliz ve Fransızlar Türkleri Anadolu’dan tamamen çıkarıp Orta Asya’ya yeniden göndermek istiyorlardı. Ama bunun imkansız olduğunu da biliyorlar ve Lozan'a oynuyorlardı.

Aziz İstanbul’un doğu yakasına İngilizler, batı yakasına Fransızlar çökmüş Anadolu’daki köpeklerinin (Yunan ve Ermeni) neler yapabileceklerini izliyorlardı.

Daha Türk Milleti Yunanın, Ermeni’nin hesabını görememişti ki sıra İngiliz’e, Fransız’a gelsin. Çok rahattılar ama bilmedikleri bir şey vardı.

Evet Türk Milleti düzenli Ordularını kaybetmişti ama İSTİHBARATI VE GAYRİ NİZAMİ ORDULARI dimdik ayaktaydı.  



Ülkenin bu hale geleceğini daha 1900 yılında gören Cennetmekan Abdülhamid Han Yıldız İstihbarat Teşkilatını kurmuş ve her türlü önlemi almıştı.

Bu teşkilatın en başta gelen en başarılı subayları ise Mustafa Kemal ile Enver Paşa’ydı. Öyle ki daha Trablusgarb’da görev almışlar ve meşhur Libya kartalı Ömer Muhtar’a o gerilla taktiklerini bizzat Atatürk vermişti.

İttihat Terakkiye birlikte girmişler Enver Paşa Alman yanlılarına, Atatürk ise İngiliz yanlılarına yakın olmuştu. Osmanlı Almanlar’ın yanında savaşa girmeye karar verince Atatürk İttihat ve Terakki'den ayrıldı.Enver Paşa ise orada kaldı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti ülkeyi kanser gibi sarmış Yahudi, Ermeni ve Rumlardan oluşan bir hain şebekesiydi. Masonlar tarafından yönetiliyordu ve arkalarında tüm kafir dünyası vardı.Hepsi destekliyordu. Tasfiye etmek imkansızdı ama yönetiminde etkili olmak mümkündü.Şimdi o görev Enver Paşa'daydı. Almanlara karşı savaşa girilecek olsaydı belli ki Atatürk orada kalacak, Enver Paşa ayrılıp savaşın sonucunu bekleyecekti.

Bir parantez:
(Goben ve Bröstlav hikayedir. (Yavuz-Midilli) Osmanlı, savaşa Almanların yanında girmeye çok önce karar vermişti. Çünkü başka çaremiz yoktu. Osmanlıyı yıkmak isteyen bizzat İngilizlerdi. Almanlar değildi. Almanlar kazansaydı Osmanlı kurtulacaktı. İngilizler kazanırsa da Cumhuriyet kurulacaktı. Olay bu kadar nettir ve hepsi Yıldız İstihbarat Teşkilatının Planıdır.)


(Atatürk ve dava arkadaşı Enver Paşa.Osmanlının en iyi ajanları Libya'ya İtalyan'lara karşı Ömer Muhtar'a taktik vermeye gidiyorlar)

Lozan bu şartlarda yapıldı, Cumhuriyet bu şartlarda kuruldu. Düzenli ordumuz yoktu ama istihbarat devletimiz vardı ve dimdik ayakta kaldı. Burayı açmak biraz zor sadece şu kadar yazalım:

Atatürk Türk Gençliğine hitaben yaptığı tüm hitaplarda özellikle şu kelimeyi sürekli tekrarlamış ve üstüne basa basa söylemiştir.
“BAĞIMSIZLIK”

EVET. BU ÜLKE BİR SİYASİ DEHA OLAN VAHDETTİN İLE BİR ASKERİ DEHA OLAN ATATÜRK’ÜMÜZ TARAFINDAN O ŞARTLARDA KURULMUŞ VE BU GÜNLERE GELMİŞTİR.

Varsın İngiliz, Fransız “bizim dediğimiz oldu” desin. Onlar öyle bilsin. Türkiye üzerine İngiliz’in, Fransız’ın oynadığı oyunlar artık anlaşılmıştır. Ama Atatürk’ün onlara vurduğu siyasi darbeler sadece askeri bir deha değil aynı zamanda siyasi bir deha olduğunu da ispat etmiştir.

Lozan’da onlara söylenen şudur:

İstedikleriniz bunlar mı? “Tamam” denildi. (Karşılığında Anadolu ve Misakı Milli sınırları kurtarıldı. Çünkü bu sınırlar Osmanlı’nın Fatih dönemine eş değerdeydi. Hayır dense savaşacak güç yoktu. Yunanı ve Ermeni’yi destekleyip Anadolu’yu tamamen kaybettireceklerdi. Lozan için kullandılar.)

“Tamam” denildi. Çünkü:

Cumhuriyeti zaten biz de istiyoruz. Saltanatı kaldırmayı. Hilafeti zaten Ordu yoksa koruyamayız, tutmanın da anlamı yok. Batı kanunları? İşimize gelirse tutarız, istediğimiz zaman kaldırırız.

Üniformasız askerler! Üniformalı itler defolsun, üniformasız itlere de katlanırız. Tabi bir yere kadar. Gerektiğinde de gerekli dersi veririz. Kurulacak sistem içinde bu kısmen mümkün.

NE ZAMANA KADAR?

DÜZENLİ ORDULARIMIZ ONLARIN DÜZENLİ ORDULARININ KARŞISINA ÇIKIP PERİŞAN EDEBİLECEK GÜCE ERİŞİNCEYE KADAR. O DA MELHAMEİ KÜBRADIR İNŞALLAHU ALLAHU EKBER.

Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında 1923- 1938 arasında Türkiye’nin en önemli sanayi yatırımlarını yaptırmış, bir an önce bu aziz milletin onlar kadar güçlü olması için çabalamıştır.

ABD, hiç devreye girmeseydi çoktan güçlü bir ülke olacaktık. Düşünebiliyor musunuz daha 1926 yılında Atatürk Kayseri’de savaş uçağı fabrikası açtırmış ve ilk savaş uçağımızı uçurmuştuk. ABD devreye girip, NATO üyesi olup, ithale döndürülünce yerli savunma sanayi kilitlenmiştir. Bugün bu konudaki gelişmeler de bu güne kadar ki tüm gelişmeler de ABD ile değil ABD’ye rağmen yapılmaktadır. ABD düşmanlığının yükseldiği dönemlerde ABD dostları aracılığı ile kendisini affettirmek amacıyla ikinci ellerinde kolaylıklar da sağlamıştır ama tam milli olmasına da asla izin vermemiştir.  

Bir parantez: (Bakınız İran ABD ile arası iyi iken değil; ABD ambargo koyunca milli savunma sanayinde önemli gelişme sağladı.)

Evet bu ülke iki unsur üzerine kuruldu. Öyle olması gerekiyordu. Milli unsurlar ve gayri milli unsurlar.

Bizler hep gayri milli unsurları gördük, kendi aralarındaki mücadelelere şahit olduk. (27 Mayıs da ABD’nin Menderesine karşı İngiltere tarafından yapılmıştı.) 

Ama milli unsurlar hep gizli kaldılar. Ve onların başındaki isim de ATATÜRK’ DÜ. Bir numara ATATÜRK’DÜ.

İki numara ise Mareşal Fevzi Çakmak’tı. Ötekileri biz de bilmiyoruz ama Atatürk bizim için hep bir numara olacak kalacak. 

Ta ki Hz. Mehdi AS sancağı teslim alıncaya kadar.

Şunu da ekleyelim ve bu konu artık tamam olsun:

Ajan ne demektir?

Ajan camiye de gider, havraya da, kiliseye de gider tarlaya da. Yerine göre rakı içer, yerine göre zemzem. Bir gün cübbe giyer bir gün smokin.

Sonra bir gün İngiliz kamerasının karşısına geçer ve gökten inen yıldızları anlatır. Jetonları düşenler çektikleri ve MI6'da sır gibi sakladıkları görüntüleri doksan yıl sonra bizzat kendi elleriyle sosyal medyaya yüklemek zorunda kalır.

Ama nafile, atı alan Üsküdar'ı geçmiştir. Geçmiş ola. İngiliz'in borusu ötmez olmuştur.Sıra ABD'nin davuluna gelmiştir.İki yıl daha çalacak sonra o da patlayacaktır İnşaallahu Allahu Ekber. 



Bir sonraki yazı ATATÜRK DİKTATÖR MÜYDÜ?

15 Şubat 2015 Pazar

OKU. YARADAN RABBİNİN ADIYLA OKU
LAİKLİK DİNSİZLİK MİYDİ?



(Yazıda geçen yobazlardan)


Laikliği asrı saadetten örnek vererek açıklamak mümkün değil çünkü Hz.Peygamber SAS Efendimiz hem bir peygamber hem de bir devlet başkanıydı.

Sadece Hz.Peygamber SAS Efendimizin Valilerinin uygulamalarına bakılabilir. Hulefai Raşidin için de aynı şey geçerlidir.

Emeviler dönemi ise gerçek hilafet ile saltanatın ayrıldığı bir dönemdir ve laiklik ile yobazlığın harmanlanmış bir şeklidir. Cumhuriyet dönemine kadar iyileşerek devam etmiştir. Cumhuriyet öncesinde insanların yaşam biçimi açısından hep gizli olarak kalan Laiklik ve yobazlık Cumhuriyet dönemiyle açıkça ortaya çıkmış ve Laiklik ilkesi de kavram olarak kanunlarda yerini almıştır.

Kavram olarak Laiklik din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Emeviler zamanında da, Abbasiler,Selçuklular ve Osmanlılar zamanında da aslında laiklik vardı ama kanunlar Kuran Kanunları olduğu için GİZLİ kalmıştı. Yoksa Osmanlı Padişahlarının aldığı tüm kararlar verdikleri tüm emirler KURAN’a uygun muydu? Tabi ki değildi.
İtirazlar gelebilir hemen bir iki örnek verelim:

Osmanlı sultanlarının saltanat uğruna kendi kardeşlerinin ölüm emrini vermesi, haremlerinde on beş, yirmi eş olması İslam’a uygun muydu?

KURAN’a göre saltanat ve koltuk için insan kendi kardeşinin ölüm emrini veremez. Yine KURAN’a göre bir erkek en çok dört eş alabilir. Ama iki şartı vardır. 

Birincisi ikinci eşi alırken birincisinin rızası alınmalı ikincisi ise eşler arasında adaletli olunmasıdır. Ayrıca başka bir ayette insanın eşleri arasında asla adaletli olamayacağı da tespit ve ispat edilmiştir. Bu nedenle tek eşlilik önerilmiştir.

Görüldüğü gibi bu uygulamalar Kuran’a uygun değildi ve o padişahlar da gizli laikliği seçmişlerdi.(Tabi bu uygulamalar için)

KONU ÇOK AMA ÇOK UZUNDUR BİZ KISACA ÖRNEK VERELİM VE HZ.MEHDİ AS ZAMANINDA DİN DEVLET İLİŞKİLERİNİN VE İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİNİN NASIL OLACAĞINA BAKALIM.KONU BÖYLECE ÇOK KISA VE ÖZ OLARAK DAHA İYİ ANLAŞILACAKTIR.

Bir köy düşünelim. 200 hane olsun. Muhtarı var ama Kaymakam, Vali olmadığını varsayalım.
Köyde cami yok, okul yok, okur yazar yok.

Muhtar köydeki iki öğretmen ile imamı çağırır ve köye hizmet konusunu açar.

Birinci öğretmen ateisttir okul yapılmasını ve okulda okuma yazma öğretilmesini ve köye hizmetlerin gelmesi için sadece teknik konuların öğretilmesini talep eder.

İmam ise köye acilen cami yapılmasını ve cemaate namaz kılmayı öğretip ibadet edilmesini ve köyün namazlı dualı bir köy olmasını ister.

İkinci öğretmen ise Müslümandır ve köye okul yapılmasını köydeki herkesin okuma yazma öğrenmesini, okulda din dersi de verilmesini, Kuran öğretilmesini, iman ve ibadet konularında İmamın okulda ders vermesini teknik konularda ise diğer iki öğretmenin ders vermesini önerir.

ŞİMDİ BURAYA DİKKAT!

EĞER MUHTAR;

Birinci öğretmenin dediğini yapmaya karar verirse köyde her kes okuma yazma öğrenir ama yaradan rabbinin adıyla okuyamaz ve o köy dinsiz olur. Sonunda imamı da köyden kovarlar ve Şeytana köle olurlar. Hem dünyalarını hem de ahiretlerini mahvederler. Evet bu düzen Laikliktir ama bu laiklik dinsizliktir.

İmamın dediğini yaparsa köyde okur yazar olmaz. Herkes imamdan temel ibadetleri öğrenir ve camiye giderler ama bir müddet sonra ya usanırlar ya da imam öldüğünde tamamı yobaz olur. Buradaki yobazdan kastımız şuursuz, cahil Müslümandır. Kuran cahil üretmek için değil cehaleti tamamen ortadan kaldırmak için inmiştir.

(İmamı olmayan toplum da cahildir. Mühendisi, doktoru öğretmeni olmayan toplum da cahildir.)

Eğer Muhtar ikinci öğretmenin dediğini yaparsa o köyde herkes okur yazar olur. Herkes dinini, imanını, ibadetlerini öğrenir ve cami olmasa bile okulun bahçesinde cemaat halinde şuurlu ve huşulu bir şekilde ibadetini yapar. Hem de mühendisi, doktoru, öğretmeni ile yeni imamları da olur ve o köyün sırtı yere gelmez. İŞTE GERÇEK LAİKLİK BUDUR.

Atatürk’ün Türkiye’de yapmak istediği de buydu. Ancak mücadele hep birinci öğretmen ile İmam arasında süregeldi ve kimse Atatürk’ün laikliğini anlamak istemedi. Çünkü hep yabancıların Türkiye şubesi olmayı çıkarları uğruna kabul ettiler.

BAŞKA BİR ÖRNEK

Aynı suç ve aynı delillerle yargılanan suçlu o mahkemede suçlu bulunuyor. Sonra hakim ve savcılar değişiyor ve aynı suçlu aynı delillerle aynı suçtan beraat ediyor.

Şimdi o mahkemeye adaletsiz diyebilir miyiz? Diyemeyiz çünkü kararı veren mahkeme değil hakimdir. Adaletsiz biri olan varsa savcı ve/veya hakim olur.

“Mahkeme suçlu olur” dersek Laik olmayız. “Hakim ve/veya Savcı suçlu olur”dersek Laik oluruz. Çünkü burada bir sorumluluk ve ceza varsa o mahkeme için değildir. Aynı şey devlet için de geçerlidir. Devlet imtihana tabi bir canlı değildir. Cennet veya Cehennem devlet için değil devleti yöneten insan için vardır. Laiklik de işte budur.

Devlet, mahkeme, şirket, vakıf, dernek imtihan ile sorumlu değildir, cennete veya cehenneme gitmezler. Sorumlu olan insanlardır onlar cennete veya cehenneme giderler. Laiklik de budur.

Yine bir otobüs kaza yapsa ve insanlar ölse hiçbir mahkeme otobüsü yargılamaz; o otobüsü kullanan şoförü yargılar değil mi?

Hz.Mehdi AS döneminde din devlet ilişkileri ve sosyal yaşam nasıl olacak?

Hz.Peygamber SAS Efendimizin asrı saadetinde olduğu gibi olacak Allahu Alem.
Mezhepler kaldırılacak. İmanın ihyası anlamında müthiş bir inkişaf olacak ve Müslümanların tamamı ve gayrimüslimlerin pek çoğu gerçek hidayete erecekler İnşallah.

Kimsenin yaşam biçimine müdahale olmayacak ama her kes seve seve vakit namazına camilere koşacak. Yani adım başı;  boş camiler olmayacak. Tam tersine camiler cemaatleri almayacak.
Devlette insanların hangisinin daha dindar olduğuna değil kimin daha liyakatli olduğuna göre görevlendirme olacak. Çünkü gerçekte kimin daha dindar olduğunu kul bilemez, Allah CC bilir.
Gerçek adalet, gerçek kalkınma olacak. Sevgi ve kardeşlik hakim olacak.

Yazı çok uzadı.Laiklik konusunda yazılmış yüzlerce kitap var. Okunmalı ancak bunlar da katkı sağlayabilir.

ATATÜRK HAİN MİYDİ? DİKTATÖR MÜYDÜ? YAZILARIYLA DEVAM EDECEK

14 Şubat 2015 Cumartesi

HEM BEYİNLERİ HEM DE HAİNLERİ ÇATLATACAK YAZI

DİNSİZ DEDİLER, HAİN DEDİLER, DİKTATÖR DEDİLER

ŞANLI TÜRK MİLLETİ' NİN SON BAŞBUĞU KAHRAMAN ATATÜRK





BU YAZIYI YAZMADAN ÖNCE "ACABA YAZMALI MI" DİYE TEREDDÜTLE DÜŞÜNDÜK.

Bazı takipçilerimiz sadece Hz.Mehdi AS, Hz.İsa AS, Süfyan ve Deccal gibi Ahir zaman konularını yazmamızı istiyor ve Cumhuriyetimizin tarihi ve önder Atatürk ile ilgili yazdıklarımıza karşı çıkıyorlardı.

Konuyu başlı başına beş yüz civarında yazı ile yazmak gerekiyor aslında ama o kadar zaman bulamayız. O nedenle çok kısa ve çarpıcı bilgilerle aydınlatma ihtiyacı hissettik.

BAŞLIYORUZ İNŞAALLAH

Baştan söyleyelim her kim Atatürk düşmanı, Atatürk'e hain diyen,din düşmanı diyen, diktatör diyen bir MEHDİ BEKLİYORSA çok ama çok yanılmaktadır.

Çünkü Hz.Mehdi AS Atatürk düşmanı biri olmayacaktır. Tam tersine Atatürk'ün kurduğu bir düzenin yetiştirdiği SON DEHA olacaktır Allahu Alem.

VE ATATÜRK

DİNSİZ MİYDİ?

Hz.Peygamber SAS Efendimiz KURAN'ı yazdırırken HADİSLERİ YAZDIRMAMIŞTI. ACABA NEDEN?

Devlet adamlarına gönderdiği mektuplarında Kuran ayetlerini yazmış ama o devlet adamlarına bu ayetler ARAPÇA okunmamış o devlet resinin kendi diliyle meal edilmişti.

Habeşistan'a gönderdiği ilk muhacirler de Habeş Kralı Necaşi'ye Kuran ayetlerini tilaveti ile Arapça okurken aynı zamanda Habeş diliyle mealini de anlatmışlar ve savunmalarını da Habeş diliyle yapmışlardı.

Yani Hz.Peygamber SAS Efendimiz Kuran'ın meali tercümesine izin verirken Hadislerin yazılmasına karşı çıkmıştı? ACABA NEDEN?

ÇÜNKÜ Hadisler Kuran'ı o zamanın gereklerine göre anlatırken Kuran gelecekte başka şekilde de anlaşılabilirdi ve olması gereken de oydu.Yani Hz.Peyamber SAS Efendimiz bugün hayatta olsaydı ve Kuran ayetlerini anlatsaydı o zaman ki ifadelerinden farklı ifadeler kullanabilirdi.

Bir başka ifade ile Hz.Peygamber SAS Efendimiz HADİSLER AYETLERİN YERİNE GEÇMESİN diye hadisleri yazdırmamıştır. Çünkü Hadisler kul sözüdür ve o zamanı bağlar ama KURAN ayetleri cihanşumüldür ve Kıyamete kadar her daim tazedir, daima geçerlidir. O zaman anlaşılamayan bir ayet belki de kıyametten bir gün önce anlaşılabilecek kadar gaybi olabilir. 

ŞİMDİ BURAYA DİKKAT: Elbetteki Alemlere Rahmet SAS Efendimiz Kuranı Kerim'in tüm ayetlerinin hem de kıyamete kadar ne anlamlar taşıyacağını o eminler emini Cebrail AS'dan öğrenmişti ama o devirde sahabeye RA Efendilerimize ve tüm insanlara sesten hızlı uçakları, interneti nasıl anlatacaktı? 

İslam nakli bir dindir ama akla hitap eder ve aklı mesul tutar. 
Bediüzzaman bir kıssasında bunu ne güzel anlatır: "Bu zamanda bir tünelden ansızın bir tren çıksa beş yaşındaki çocuk bundan korkmaz ama aynı tren bin yıl önce aynı tünelden çıksa orada bulunan Zal Oğlu Rüstem korkar kaçar" diye çok güzel bir örnekle açıklamıştır.Burada anlatmak istediğimiz de budur.

Bunların ATATÜRK ile ne ilgisi var?

Kuranı kerim Arapça olarak Araplara inmiştir. Türklere inseydi TÜRKÇE İNECEKTİ.
Dolayısıyla bir TÜRK'ün KURAN ve İSLAM'A yapacağı en büyük hizmet O'nu bir ehline tercüme ettirip Türk Milleti'ne okutturmaktır.

ATATÜRK işte bunu yapmıştır.Elmalılı Hamdi Yazır'a Kuran'ı tercüme ettirmiştir.
Efendim OSMANLI zamanında da tercüme ettirilmişti. Elmalı tefsiri ilk tefsir değildir.Evet ama OSMANLI, o mealleri Türk Milleti'nin yüzde kaçına okutabilmiş, öğretebilmiştir? Osmanlı'da okuma yazma oranı yüzde beştir.Altı yüz yıllık Osmanlı'da yüzde beş olan bu oran Ellinci yılında Türkiye'de yüzde doksanlara çıkmıştır.

Kaldı ki Osmanlı'da o mealler sayıları zaten çok az olan medreselerde okutulmuş o da Şeyhlik düzeninin hakim olduğu tarikatlarda Mürşit-Mürid ilişkisi ile önemsenmemiştir.
Cumhuriyet Döneminde Kuran eğitim ve öğretimi sıkıntılı günler de geçirmiştir ama Atatürk'ün bunlarla bir ilgisi yoktur.Daha sonra olmuştur.

Bu konuda kriter olacak soru şudur:  
Osmanlı zamanında kaç Türk KURAN'ı anlayarak okuyordu?
Şimdi kaç Türk KURAN'ı anlayarak okuyabiliyor?    

Osmanlı zamanında isteyen herkes okuyamıyordu.Ya okuma yazma bilmiyordu, ya da okuyacak meal yoktu.

Şimdi ise isteyen herkes okuyabiliyor, herkes okuma yazma biliyor ve okuyacak meal de bulabiliyor.

YANLIŞLAR YOK MUYDU?

Elbette vardı. 
Ezanın Türkçe okunması yanlıştı. Çünkü ezan bir semboldü ve dünyanın her yerinde Arapça okunmasında din birliği açısından büyük önem vardı.Anlamını da her Müslüman zaten biliyordu.
İkincisi okullarda Kuranı Kerim'in tilavetine uygun olarak Arapça okutulması gerekiyordu. Bu da yanlış oldu.Kuran Kursları ile telafi edildi ama onlar da büyük sıkıntılar yaşadılar.

Bu yanlışların sebebi de şuydu:
Çünkü Atatürk bir din adamı değildi.Bir devlet adamıydı.Ve Araplardan da ihanet görmüş bir komutandı.Suriye cephesinde on bin kişilik askerinin Arapların ihaneti yüzünden sekiz binini şehit vererek iki binini geri çekmek zorunda kalan bir komutandı.

Yeniden Arapça ezana dönülerek yanlış düzeltildi ama ABD bunu Menderes için sandıkta oya çevirmek amacıyla kullandı.Menderesin de ilk işi henüz kurulmuş olan İsrail'in bağımsızlığını tanımak oldu. Haydi anlatın bakalım Türk Milletine Arapça Ezanın bedelinin İsrail olduğunu?


Yazı uzadı aşağıdaki konuları sonra yazalım İnşaallah.

LAİKLİK DİNSİZLİK MİYDİ?

ATATÜRK HAİN MİYDİ? (TABİ Kİ DEĞİLDİ BÜYÜK BİR KAHRAMANDI)

ATATÜRK DİKTATÖR MÜYDÜ? (TABİ Kİ DEĞİLDİ PADİŞAHLIĞI KALDIRDI) 

DEVAM EDECEK  (Takibe devam ediniz İSPAT EDECEĞİZ)


ALLAH RAHMET EYLESİN

MAHİR KAYNAK HOCAMIZI KAYBETTİK

ALLAH CC GANİ GANİ RAHMET EYLESİN



ŞAHSIM GİBİ BİNLERCE TALEBE YETİŞTİRMİŞ OLAN EKONOMİ PROFESÖRÜ MAHİR KAYNAK HOCAMIZ GERÇEK BİR VATANSEVERDİ.

ÇOĞU ZAMAN KONUŞMAKTAN ZİYADE SUSMAYI TERCİH ETTİ.
İNSANLARA VE OLAYLARA BAKIŞ AÇISINI BİZLERE O ÖĞRETTİ.

"HİÇ KİMSEYİ VE HİÇBİR OLAYI GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞERLENDİRMEYİNİZ.
GÖRDÜĞÜNÜZ BAŞKA; GERÇEK İSE BAMBAŞKA OLABİLİR, ÖN YARGININ SEBEBİ GÖRÜNTÜDÜR" DERDİ.

MEKANI CENNET OLSUN,CENABI MEVLA GANİ GANİ RAHMET EYLESİN.



13 Şubat 2015 Cuma

HZ.MEHDİ AS'IN KILICI

ÖNEMİNE BİNAEN YENİDEN YAYINLIYORUZ

HZ. MEHDİ AS'IN KILICI


Hz.Peygamber SAS Efendimizin kılıçları 
(Kutsal Emanetler Topkapı)

Hadis yorumlarında Hz.Mehdi AS'ın iki defa kılıç kuşanacağı bildirilmektedir.

Birinci defa kılıç kuşanması zuhuru esnasında olacaktır. 
İkinci defa kılıç kuşanması ise Üçüncü Dünya Savaşını kazanıp İstanbul'u yeniden fethettiğinde kendisine Kutsal Emanetler teslim edilecek ve Hz.Peygamber SAS Efendimizin üstteki resimde bulunan kılıçlarından birini kuşanacaktır.

Ancak Hz.Mehdi AS'ın kuşanacağı kılıç Hz.Peygamber SAS Efendimizin kılıcı olacak derken her iki kuşanmada da aynı kılıcı kuşanacağı şeklinde yorumlanmıştır.

Çünkü hadislerin bazılarında Hz.Mehdi'nin, Hz.Peygamber SAS Efendimizin kılıcıyla zuhur edeceği anlatılırken, diğer hadislerler de de İstanbul'u fethettiğinde Peygamber SAS Efendimizin kılıcını kuşanacağı belirtilmektedir.

Zuhur ile fetih arsında belki yedi yıl geçecektir.Zuhur da mı kuşanacak, fetihte mi kuşanacak çelişkisi var gibi ama...

Aslında burada bir çelişki yoktur. Çünkü kılıç iki defa kuşanılacaktır. Açık olan ve tevile ihtiyaç olmayan kuşanma ikinci defa kılıç kuşanmadır ki İstanbul'un fethinde kutsal emanetler teslim edildiğinde kuşanacaktır. Burada her hangi bir gaybi husus yoktur.

Ancak birinci defa kılıç kuşanma GAYBİ bir konudur ki, Hz.Mehdi AS zuhur ettiğinde kuşanacağı kılıç Hz.Peygamber SAS efendimizin kılıcı olamaz. Bu kılıcı kuşanmanın zaten her hangi bir manası da yoktur. Zira bu kılıçla savaş yapılacak değildir.

Birinci defa kuşanılacak kılıç da, ikici defa kuşanılacak kılıç da savaşmak için değil sembolik olacaktır.

Birinci defa kuşanılacak kılıcın Hz.Peygamber SAS Efendimizin Topkapı'daki kılıcının olması demek Hz.Mehdi'nin de İstanbul'dan zuhur etmesi demektir. Oysa hadis yorumlarında Mekke'den zuhur edeceği çok açık yer almaktadır. 

ALLAH- U ALEM bu gaybi konunun tevili şu olabilir:

Hz.Mehdi AS zuhur ettiğinde bir kılıç kuşanacak.Bu hadislerden bellidir. Ancak Hz.Peygamber SAS Efendimizin Kılıcını (Topkapı' daki) kuşanmayacak. Belki Hz.Peygamber SAS Efendimiz'in bizzat şahsına ait kılıç yerine manevi anlamda O'nun (SAS) sayılacak bir kılıcı kuşanacak.

Peki manevi anlamda Hz.Peygamber SAS Efendimizin sayılabilecek kılıç hangi kılıçtır?

Tüm İslam Ordularının komutanlarının, mezuniyet ve devir teslim törenlerinde kuşandıkları kılıçların tamamı Hz.Peygamber SAS Efendimizin MANEVİ kılıcıdır.

Çünkü tüm İslam Orduları Hz.Muhammed SAS Efendimizin ordusudur. Ve komutanları da Hz.Peygamber SAS Efendimizin komutanlarıdır.Maddi olarak da ahir zamanda Hz.Mehdi AS'ın komutanları olacaklardır.Manevi komutanları yine Hz.Peygamber SAS Efendimiz'dir.

Yani şunu demek istiyoruz:



Yukarıdaki kılıç Türk Subayına ait bir kılıçtır. Aynı şekilde diğer Müslüman ülkelerde de subaylar bu kılıca benzer kılıçlar kuşanırlar.Hz.Mehdi AS ya bu kılıcı kuşanacak ya da kuşandı, bunu bilmiyoruz. 

Yada Suudi Arabistan'da zuhur edeceğine göre aşağıdaki kılıcı kuşanacak, ya da kuşandı bilmiyoruz:

(Buraya bir resim koymak için Suud Kılıcı aradım, sadece bu resmi bulabildim.Yani Suud kılıcı zaten Hz.Peygamber SAS Efendimizin kılıcı değildir diye aşağıda yazacaktık ama erken oluverdi kendiliğinden.) (Ortada ki Charles-Çarli)


Konuyu bağlarsak:

Hz.Mehdi AS illa ki Mekke'de zuhur edecek, çünkü çok açık hadisler var. Ancak zuhurunda kuşanacağı ve Hz.Peygamber SAS Efendimize ait olan kılıç orta resimdeki TÜRK Kılıcı olacaktır, Allah-u Alem. Çünkü bizde bunlardan çok sayıda var ve hepsi de Hz.Peygamber SAS Efendimizin manevi kılıcıdır.



Hz.Mehdi AS,Hz.Peygamber SAS Efendimiz'in kılıcını (Yani Topkapı'daki kılıcını) Üçüncü Dünya Savaşını kazandıktan sonra İstanbul'da yapılacak bir merasimle kuşanacaktır.
O zamana kadar kuşanmayacaktır.

Allah-u Alem.. 

Peki; kritik bir soru daha var o zaman:

Acaba Hz.Mehdi AS ay yıldızlı o kılıcı kuşanacak ise Mekke'de nasıl zuhur edecek? 

12 Şubat 2015 Perşembe

İSRAİL'İN EMRİDİR

KCK, "ÖCALAN'A VE KÜRDİSTAN'A ÖZGÜRLÜK" SLOGANLARIYLA MÜCADELENİN YÜKSELTİLMESİ EMRİNİ VERDİ

BU SEÇİMLERE KADAR SOKAK GÖSTERİLERİNİ ARTIRACAKLARI ANLAMINA GELİYOR.

KCK EŞ BAŞKANLIĞI SADECE ÖCALAN'A ÖZGÜRLÜK İSTEMİYOR KÜRDİSTAN'A DA ÖZGÜRLÜK İSTİYOR.





ÇÜNKÜ AĞA BABALARI İSRAİL ÖYLE EMREDİYOR.


ATATÜRK İŞGALCİLER İÇİN NE DEMİŞTİ?


"GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER"






BİZ DE ŞİMDİ O BÜYÜK ÖNDERİN ANISINA DİYORUZ Kİ:


"KALKTIKLARI GİBİ OTURURLAR"


NAGEHAN ALÇI OPERASYONU

NAGEHAN ALÇI SEÇİMLERDEN SONRA ÖCALAN'IN SERBEST KALACAĞINI ÖNGÖRDÜ


Bir canlı yayın proğramında Nagehan Alçı Abdullah Öcalan'ın 7 Haziran seçimlerinden sonra serbest kalabileceğini öngördüğünü açıkladı. Bir öngörüymüş!

İŞİN ASLI ŞU:

Nagehan Alçı AKP'nin Kürtlere resmi ağızdan veremediği mesajları gayri resmi olarak basın aracılığı veren ve sosyal medyada da gayrimüslim hatta Katolik olduğu iddia edilen bir kişidir.

Bu açıklama ile AKP adına algı operasyonu yapıyor. Şunu demek istiyor:

"Ey Kürtler güneydoğuda kendi istediğiniz yere oy verin ama diğer bölgelerde AKP' ye oy verin ki yine tek başına iktidar olsun ve Abdullah Öcalan'ı da serbest bırakma ihtimali sürsün.Önemli olan HDP' nin meclise girmesi değil AKP'nin tek başına iktidar olmasıdır" demek istiyor.

Aslında bu mesajı Nevzat Çiçek verseydi daha etkili olabilirdi.Vermediğine göre herhalde HDP'nin meclise girmesini istiyor. AKP tek başına iktidar olamaz da HDP de meclise girerse AKP-HDP Koalisyonu Nevzat Çiçek'in rüyalarını süslüyor olmalı.



11 Şubat 2015 Çarşamba

YIL 1990

YIL 1990

HEDEFTEKİ ÜLKE İRAN VE TÜRKİYE

ERBAKAN - GÜLEN- 28 ŞUBAT VE TÜRKİYE

SSCB' nin dağılmasıyla ABD tek kutup haline gelmiş ve Yahudiler ABD'ye yeni düşman olarak İslam Dünyasını göstermişlerdi.İslam artık NATO'nun yeni düşmanıydı.




YENİ DÜŞMANLARI NİÇİN İSLAM OLDU?

Çünkü İran, bağımsız bir İslam Ülkesi olarak Irak ile sekiz yıl savaştırılmasına rağmen yıkılamamıştı.Türkiye'de de siyasal İslam güçlenmekteydi.

İRAN

Şah Rıza Pehlevi, İran'ı kalkındırmakta, modern ve güçlü bir ülke haline getirmekteydi. Batı ile arası iyiydi ve her konuda gelişme sağlanıyordu.Batı yanlısıydı ama ülkesine hizmetten de geri kalmıyordu.(Tıpkı ÖZAL gibi) 

Bölgesinde güçlü bir İslam ülkesi istemeyen İsrail ve ABD'deki Yahudiler Şah'ı devirmek için Fransa'dan Humeyni'yi gönderdiler. 

Amaç İran'da kaos oluşturup,İran'ın Şah dönemi kazanımlarını yok etmekti.Yine ilerlerse yeni bir işbirlikçi bulunacaktı.

Ama hesaplar tutmadı ve Humeyni köprüyü geçince ilk olarak batı yanlısı 500 generali idam edip tam bağımsız bir İran kuruverdi. (Vay hain vay! dediler.)

Bir parantez

(Humeyni İran'da işi kısa yoldan çözmüştür ama İran'a ne İslam ne de Cumhuriyet getirmemiştir.Bu manada Türkiye 1923 den beri hem İslam'a hem de Cumhuriyete İran'dan çok daha yakındır. O nedenle İran da Türkiye'yi örnek almalıdır ve alacaktır da.Bu yazının konusu değil.)

Hemen öteki işbirlikçi Saddam'ı İran'a saldırttılar.Savaş sekiz yıl sürdü.Savaşın niçin çıktığı hala anlaşılamadı.

Saddam da hatasını anlayıp Humeyni'ye özenince ve ikinci bir Saddam da olmayınca Irak'ı bizzat işgal edip idam ediverdiler.



TÜRKİYE

1990 lı yıllarda Türkiye'de İslamcı hareketler güçlenmekteydi. Ancak Türkiye İran'dan çok farklıydı. Çünkü erk hala İslamcı akımlara kapalıydı. Kaldı ki İslamcı akımlar da iki büyük gruptan oluşmasına rağmen aralarındaki çalışma usül ve yöntem farklılıkları kontrol altına alınmalarında kolaylık sağlamaktaydı. Bu iki grup Milli Görüş Camiası ile Gülen Cemaatiydi.

İşte İSLAM bu nedenle düşman ilan edildi.

İran ile Türkiye'yi savaştırmak için çareler aradılar. Hem İran'ın tam bağımsız bir ülke olması hem de Türkiye Milli Devleti'nin engellemeleri ile bunda muvaffak olamadılar.


İRAN'A FARKLI TÜRKİYE'YE FARKLI ÖNLEMLER ALDILAR

İRAN'A KARŞI YAPILANLAR

Tek çareleri İran'a ambargo uygulamak oldu ve bu ambargolar her konuda uygulanmaya devam ediyor. Ama Şah zamanında sıkı bir batı yanlısı olan İran da bu ambargolardan sonra Rusya yanlısı oluverdi.Ve ambargoları bu şekilde bertaraf etti.



TÜRKİYE'YE KARŞI YAPILANLAR

Türkiye'de Milli Görüş Camiası ve Gülen Cemaatini bitirme operasyonu başlattılar. 28 Şubat bunun için yapıldı. Zamanın 28 şubatçı bir generali "Asıl tehlike Milli Görüş değil, o kolay, bir günlük işi var.Asıl tehlike Cemaattir,devlette kadrolaşıyorlar ve bunu çok gizli yapıyorlar" diye ifade etmişti.

28 Şubat ile Milli Görüş ve Cemaatin bitirilmesi amaçlanarak üretilmiş iktidar ile üretilmiş muhalefet planı yürürlüğe konuldu.

Refah Partisi kapatıldı,Erbakan'a siyaset yasağı konularak Erdoğan'ın önü açıldı.Milli Görüşçülerin tamamının oyları AKP'ye gitti.Milli Görüş Saadet Partisinde bırakılırken Saadet Partisinde Milli Görüşçü bırakılmadı.Öyle ki yönetici anlamında Fatih Erbakan'dan başka Milli Görüşçü kalmadı.Saadet Partisi Kazan ve Asiltürk'ün elinde Milli Görüşü iktidara getirmek için değil iktidardan uzak tutmak için tertiplendi.

AKP tek başına iktidara getirilirken muhalefet de dişini geçirebileceği şekilde dizayn edildi. Öyle ki yanlış giden bir olayda AKP oy kaybedecek olsa halk adına CHP konuşuyordu ama AKP susturuveriyor ve haksız olduğu konuda CHP sayesinde haklı çıkıyordu. MHP de de durum farklı değildi.Bahçeli etkisiz muhalefetinin karşılığını koltuğunda alıyordu.Hakikaten AKP yi yıpratacak halk nezdinde prim yapacak bir muhalefet yapsa o da Baykal gibi farklı bir şekilde nasibini alacaktı.Ama şimdilik işler yolundaydı.Bunun adı demokrasi değil üretilmiş iktidar üretilmiş muhalefet oyunuydu.

Şimdi de sıra Cemaate geldi. AKP kendisine verilen görevleri hafiyyen yerine getirdi.ABD karşıtı olan 28 Şubatçılar da Ergenekon davalarıyla pasifize edilerek hem Milli Görüşçülerin intikamını alan! AKP'ye puan kazandırdı hem de 1 Mart tezkeresinin intikamını ABD onlardan almış oldu.
Daima bir taşla birden çok kuş indirildi.

Bu yazdıklarımızdan dolayı hakkımızda yanlış bir yargıya varılmasın.



(Bu ülkeyi seven herkes Atatürkçüdür.Kimisi farkındadır kimisi değildir.Hainler müstesna.)


Biz Kuvayi Milliyeciyiz.Atatürkçüyüz. Ama bakınız burada ilk defa yazıyoruz.Bir çok kimse farkına vardı bir çok kişi de varmak üzere.

Milli Görüş de Cemaat de bu milletin asli unsurlarıdır ve her ikisi de Kuvayi Milliyecidir.Her ikisi de Atatürkçüdür ve vatanseverdir.Biz hepsini de iyi tanıyoruz.Bazı Milli görüşçüler, bazı cemaatçiler Kuvayi Milliyeci ve Atatürkçü olduklarının farkında olmasalar dahi biz bundan eminiz.

Milletimizin de ortak paydası Al bayrağımız,İstiklal Marşımız,Atatürkümüz,Kahraman Ordumuz ve cennet Türkiye'mizdir. Kalanı hikayedir.

YAHUDİ BASTIRIYOR, OBAMA DİRENİYOR

OBAMA, SURİYE'NİN İŞGALİ İÇİN BASTIRAN YAHUDİLERE KARŞI ABD KONGRESİNİ YANINA ALARAK DİRENMEK İSTİYOR

OBAMA, KONGREDEN SAVAŞ YETKİSİ İSTEDİ




Obama, ABD Kongresinden savaş yetkisi değil SAVAŞMAMA YETKİSİ İSTEDİ.

2001 yılından beri tüm ABD Başkanlarının zaten ABD Ordusunu savaşa sokma yetkileri var. Bu yetki Afganistan ve Irak'da BUSH tarafından da kullanılmıştı.


Obama Kongreden aynen şunu istiyor:

ABD Ordusunun kara harekatlarında kullanılmasına izin vermeyen ancak özel operasyon yapmasına imkan tanıyan üç yıllık yetki istedi.Sadece Irak ve Suriye'de o da IŞİD'e karşı YERLİ GÜÇLERİ organize ederek operasyonu yerli güçlere yaptırma yetkisi istiyor.

YANİ BU ŞU ANLAMA GELİYOR:

Yahudi lobisi ve İsrail ABD'ye Suriye'yi işgal etmesi için bastırıyor. Obama'nın şu anda böyle bir yetkisi var ama Obama bu yetkiyi kullanmamak için "Yetki almak" adına "Mevcut yetkilerinin kısıtlanmasını "istiyor.

ABD ile İsrail arasında anlaşmazlık olduğu iddiası bu açıdan doğrudur. Ancak...

ABD'li yetkililerin açıklamaları bu anlaşmazlığı kastediyor iken Netenyahu da aynı anlaşmazlığı açıklıyor ama bunu kastetmiyor. 

Netenyahu; 

"ABD'yi Suriye'ye sokacağız, Obama buna engel olamaz. Ama ABD Suriye'ye girince Müslümanlar bizden bilmesinler.Bu nedenle ABD ile anlaşamıyoruz.Suriye'ye girse bile bizden bilmeyin bu ABD'nin kendi tasarrufudur" demek için bu açıklamayı yapıyor.

Netenyahu, Suriye'ye ABD'yi kendilerinin soktuklarını Müslümanların bilmesini isteseydi, ABD yönetiminin tam tersine "ABD ile her konuda hemfikiriz" diyerek meydan okurdu.

Sonuç olarak Yahudilerin Ürdün'deki koalisyon güçlerini Suriye'ye sokacakları gün de yaklaşıyor.
Hem de Obama'ya rağmen...   

HAKAN FİDAN OLAYI

HAKAN FİDAN'IN MİT MÜSTEŞARLIĞINDAN İSTİFA EDİP AKP'DEN MİLLETVEKİLİ ADAYI OLMASI HUSUSUNU YAZACAKTIK.

AMA CENGİZ ÇANDAR YAZMIŞ VE TÜM YAZANLAR İÇİNDE DE EN DOĞRUSUNU YAZMIŞ. (Cengiz Çandar'ın yazılarına genellikle katılmayız ama bu dosdoğru)




(Yazıdaki mavi renkli kısma dikkat! Açamamış ama işin doğrusu budur.)

İŞTE O YAZI

Devletin Tepesinde Çadır Tiyatrosu...

Ne kadar “kurallar” ile işleyen “kurumlar”a sahip bir siyasi rejimi var Türkiye’nin. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “maiyetteki gazeteciler” ile Kolombiya yolunda MİT Müsteşarı’nın görevinden ayrılıp, milletvekili adayı olmak istemesi konusunda “özel bilgi” veriyor.

Cumhurbaşkanı, daha önce, Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığı’ndan ayrılıp, siyasete girecek olmasına ilişkin olarak “açık ve net söyleyeyim: olumlu bakmıyorum” demişti. Muhalefet de, Hakan Fidan’ın Erdoğan’a sadakatinden yola çıkarak, bunun “danışıklı” bir geçiş olduğunu ileri sürmüştü.

Kimi yorumlarda, Hakan Fidan’ın 7 Haziran seçimlerinden sonra Ahmet Davutoğlu’nun yerine başbakanlığa getirileceği, kimisinde dışişleri bakanı, kimisinde ise güvenlik bakanı olacağı öne sürülmüştü.

Cumhurbaşkanı, konuyu Kolombiya yolunda bir kez daha açmış ve eski resmi sözcüsü (başbakanlık sözcüsü) dünkü Hürriyet’te, Erdoğan’ın açıklamasını aktarıyor:

“Oraya (MİT’e) sır küpüm olarak görebileceğim birini getirmiştim. Kendisine (Hakan Fidan’a) ‘Devam etmelisin, burası rastgele bir yer değil’ dedim. Ama yorulduğunu, devam edemeyeceğini söyledi. Ona bazı vaatlerde bulunulmuş olabilir, orasını bilemem. Bundan sonrası Sayın Başbakan’a ait. Yerine kim gelecekse teklif yapar. Biz de onar ya da onamayız.”

Ne güzel. Ne inandırıcı. Ne de örnek. Herşey tıkır tıkır işliyor. Cumhurbaşkanı, Başbakan iken kendisinin “sır küpü” gördüğü için MİT’in başına getirdiği kişiye, “Yapma, bırakma; orası milletvekili, bakan vs. olmak için bırakılacak yer değil” diyor. “Yorgun” MİT Müsteşarı, bunca bağlı olduğu kişinin bu sözlerine rağmen, bitap düştüğü için milletvekili ya da bakan olarak “inziva”ya çekilmek istiyor.

Cumhurbaşkanı’nı değil, Başbakan’ı dinliyor. Cumhurbaşkanı da, ne yapsın, “Eh, bundan sonrası Başbakan’ın bileceği iş” diyor. Ona artık, olsa olsa, yeni MİT Müsteşarı’nın kim olacağını Başbakan kendisine önerdiği vakit söz düşecek.

Herkesin yetki alanı belli. Herkes bir diğerinin yetki alanına saygılı. İşte örnek demokratik işleyiş. Ve buna saygılı bir Tayyip Erdoğan profili.

Böyle bir durum, “oyuncular”dan biri cumhurbaşkanı, ikincisi başbakan, üçüncüsü devletin gizli istihbarat örgütünün başı sıfatlarını taşıdığı için “devletin tepesindeki çadır tiyatrosu” olarak görülmeye uygundur.

İşin “ironik” yanı bir yana, biraz ciddiye alınırsa, Türkiye’nin tarihinde görülmemiş bir “siyasi skandal”, “keyfilik” ve “devlet ciddiyetsizliği” yaşanıyor.

Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bir kere, MİT Müsteşarlığı makamına Başbakan’ın “sır küpü” olduğu için hiç kimse atanmaz, atanamaz, atanmamalıdır. O özelliği nedeniyle atanan kişi, ne kadar nitelikli olursa olsun, Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı değil, “o dönemdeki başbakanın MİT Müsteşarı” olur.

“Kendi kişisel yönetimi” peşinde koşmakla bunca zamandır eleştirilmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kolombiya yolunda yaptığı açıklamayla, devletin kurumlarının içinin nasıl boşaltılmış ve “kişi yönetimi”ne çoktan geçilmiş olduğunu ortaya koyarak “ikrar”da bulunmuş oluyor.

Hakan Fidan, nasıl oluyor da, kendisini “sır küpüm” diye niteleyen kişinin, bürokrasi ve siyaset dünyasındaki tüm varlığını borçlu olduğu Cumhurbaşkanı’nın “bırakma, gitme, orası rastgele bir yer değil” önerisini dikkate almıyor. Rastgele bir yer olmadığını bilmiyor mu? Türkiye’nin ve tüm bölgenin içinden geçtiği böyle bir dönemde, terketmek istediği makamın, gelebileceği her makamdan daha “işlevsel” ve “önemli” olduğunun idrakinde değil mi?

Öyleyse şayet, böyle birisinin bunca zamandır ülkenin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başında bulunmasının ne demek olduğunu bir düşünün.

Yok eğer daha “işlevsel” ve “önemli” bir konuma gelmek üzere, ayrılıyorsa, bu ancak, Başbakanlık olabilir. Eğer öyleyse, Cumhurbaşkanı’nın Kolombiya yolundaki açıklaması gerçeği yansıtmıyor. Şayet öyleyse, bu da başlı başına bir sorun.

Eğer Cumhurbaşkanı, doğruyu söylemişse, o da en az yukarıdakiler kadar vahim bir sorun. Yani, Hakan Fidan, MİT’i bırakma gerekçesi olarak “yorulduğunu, devam edemeyeceğini” söylemiş.

Öyleyse, milletvekilliğine aday olmaması gerekir. Milletvekili ya da bakan olmaması gerekir. Milletvekilliği ve bakanlık gibi makamlar “yorgun bürokratlar” ve “boş gezenin boş kalfası” türden kişiler için “rezerve” edilecek ciddiye alınmaması gereken “sorumluluk mevkileri” midirler?

Böyle bir gerekçe olabilir mi? MİT Müsteşarı “yorgun olduğunu” ve “devam edemeyeceğini” Cumhurbaşkanı’na söylüyor ve görevinden istifa ediyor. Ne için? Dinlenmek için mi? Emekliliğini mi istiyor? Hayır. Milletvekili olmak için. Muhtemelen bakan hatta başbakan olmak için. Bu işin neresinden ciddiyetle tutulabilir?

Yüksek devlet görevlerinde bulunanların belirli bir süre aşımı olmadan, görevinden ayrılıp milletvekili olmak üzere seçimlere katılması demokratik ülkelerde düşünülebilecek bir şey değildir. Öyle olması, devleti devlet yapan kriterlere aykırı düşeceği için.

Polis rejimlerinde ise zaten “polis şefleri”, ülkedeki diktatör –her kimse- onun yanıbaşında, ondan sonra gelen en önemli kişilerdir. Başbakandan da, bakanlardan da daha önemlidirler.

Türkiye’deki durum hiçbirisine uymuyor. Yarım yamalak demokrasiden “Türk usulü polis rejimi”ne geçişi andırıyor. Bir yandan, TBMM Genel Kurul’a getirilmesi ikide bir ertelenen ve seçim sonrası ülkedeki rejim rengine ipucu teşkil edecek türden bir “güvenlik paketi”, diğer yandan tarihte ilk kez “devletin en yüksek güvenlik bürokratı”nın görev sırasında bir siyasi partiden milletvekili olmaya kalkışması.

Devletin en yüksek istihbarat ve güvenlik kuruluşunun “devlet”e ait olduğundan bu örneğe bakılarak söz etmenin imkânı var mıdır? Ya da Türkiye’nin bir “parti devleti”ne doğru yol almasına çalışıldığı iddiaları artık bir “kuruntu” olarak görülebilir mi?

Şu an itibarıyla cevapları netleşmeyen sadece şu sorular: Seçim sonrasında Cumhurbaşkanı’na karşı oluşabilecek bir Davutoğlu-Fidan ortaklığı potansiyeli mi var; yoksa görüntüye aldanmayalım, Fidan, Davutoğlu’nun yerine Erdoğan tarafından mı hazırlanmaktadır (ne de olsa onun kişisel “sır küpü” imiş); yoksa her üçünün rollerinin belirlendiği, henüz toplum ile tümüyle paylaşılmayan bir senaryo mu söz konusu veya bir başkası mı?

Bunların arasında birinci ihtimal geçerliyse, Türkiye’de temel siyasi çelişki, “Tek Adam rejimi” ile “Tek parti rejimi” arasında mı olacaktır. Cevabı netleşmemiş bir başka soru da bu.

Ama, devletin istihbarat örgütünün bir siyasi parti tarafından “özelleştirildiği”, devletin en büyük sırlarına sahip olması gereken kişinin, o pozisyonunu “yorgunum” gerekçesiyle bırakıp bir siyasi partiden seçimlere katılmasının, hiçbir demokratik ülkede görülmemiş ve görülmeyecek bir “siyasi skandal” olduğu gerçeği ortada. Bu biliniyor artık.

Gözardı edilecek, küçümsenecek bir gelişme değil.


Gün gelir, Türkiye’de MİT Müsteşarı’nın görevinden ayrılıp AKP milletvekili adayı olması “bir devletin tükeniş” örneklerinden biri olarak gösterilebilir.